Efendim malumunuz, bitmeyen askerlik anılarımızı anlatmaya başlamış idik, ve fakat bedenimizin gücü, kuvveti ruhumuza nispetle artık epey geri kaldığından niyetlerimizi amele dökmede hakkıyla muvaffak olamamaklığa düçarız.
Vardık girdik asker ocağına sağa dön, sola dön derken, bir de baktık ki bazı günler bizi bir konferans salonuna topluyorlar, üst-subaylar çeşitli konularda dersler veriyorlar. Dediler ki sınav olacaksınız. "Hayhay, efendim, sınav bizim işimiz!" diyemedik tabi, ne mümkün.
Sınav günü geldi çattı. Yemekhaneye toplanmışız herkes belirtilen yerlere oturmuş, sorular, cevap anahtarı vs, hepsi hazır. Sınav başlayınca, hava da biraz ısındı sanki, parkaları çıkaranlar oldu. Ben de fermuarı açtım, omuzlarımdan indirip, belime topladım. Birdenbire nereden nüzul eylediğini bilemediğimiz bir binbaşı, parkaları çıkarmak için emir almadığımızı, sonra üşütüp hasta olacağımızı bağıra bağıra ilan ederek yemekhanenin sağ tarafından sol tarafına doğru gelmeye başladı. Ben usulca parkayı çektim tabii, erkeksen çekme. Tam bizim tarafa geldi ve şöyle seslendi hepimize: "Sanki sizi burada zorla tutuyoruz. Beğenmeyen çeker gider, sonra da sonucuna katlanır!" Şurda iki ay sonra 10 yıl bitecek hâlâ unutabilmiş değilim bu cümleyi. Enteresan bir andı gerçekten.
Şuydu buydu derken, muhtelif topları da öğreniyoruz, milyemdi, dereceydi, mesafeydi, eğimdi falan işin teknik kısmı. Yani topa füzeye elimiz değmeyecek bari neyin ne olduğunu bilelim kabilinden. Haaa bir de topçu marşı var: 'Gürler, zaferin teranesiyle..' diye başlar, onu da ezberledik.
Gün geldi dediler ki sizi yarın atış talimine götüreceğiz. Aman Allah'ım, sabah olmuyor bir türlü heyecandan. Ertesi sabah buz gibi soğuk bir havaya uyandık. Burada bir parantez açıp şunu söylemem gerekir. Ankara'ya yaz, kış ne zaman gittiysem hep üşüdüm. Aklıma geldikçe buz kesiyorum. Aylardan Nisan, ama sanki Aralık gibi. İçimizde yün içlikler, üstümüzde parkalar, şapkaların kulaklıklarını açtık emirle. Yürüye yürüye poligona gittik. Yamaçta mevzi aldık bekliyoruz. Bekliyoruz ama rüzgar sağdan geliyor, soldan geliyor, alttan geliyor. Yamaçta her açıdan rüzgar alıyoruz. Bir ara yere çöktük birbirimize sokulup, nöbetçi asteğmen geldi höyt, möyt, kalkın rahat hazır ol, yerinde saaaay, marş! Olmuyor bir türlü ısınamıyoruz.
Poligona gelmeden silahları kurcalamışlığımız var. Önce teorik anlattı üsteğmenimiz, sonra silahı elimize aldık. Söktük, taktık falan. Enteresan bir şey, silaha en uzak duran tipler bile, o silahları ellerine aldıklarında rambo gibi hissettiklerini söylediler. Benim derdim de şey: "Ulan şişe dibi miyopuz hem de astiğmatlı. Allah vere de karavana atmasak bari, devletin mermisine yazık. Allah'ım utandırma, Amin!"
Psikolojiye bak psikolojiye :))
Neyse efendim, bölüğümüzü yamacın altına çektiler de etimiz kemiğimiz ısındı. Atış mevzilerine 7şer kişi iniyoruz, silahlar acayip ses çıkarıyor. Atışını bitiren silahı bırakıp, bacağını kaldırıyor. yerde yatarak ateş ediyoruz falan filan. Talimlerde anlatılan bir yüzük hadisesi var. Hani meşhurdur, gez, göz, arpacık diye geçer filmlerde. İşte nişangâhtan bakınca bir yüzük görmeli idik. Ben onu gördüm sanıyordum, meğer hiç görememişim.
3 numaralı atış mevzisi benim. Girdim, uzandım, silahı aldım, anlatıldığı gibi tuttum. O da nesi? Yüzük... Resmen halkayı gördüm. Usul usul çektim tetiği, zip, zip, zip. Dışarıdan pat pat pat diye gelen silah sesi, aşağıda zip zip zip diye duyuluyor. Topu topu 3 mermimiz var zaten. İkisini bilmem de bir tanesi saptı sanki diye düşündüm.
Herkes atışını tamamladı, mevziden çıkıp hedef kağıtlarını almaya koştuk. Bir de ne göreyim? 3 mermiden ikisinin deliği birbirine girmiş. 8 rakamı gibi. Üçüncü mermi az ötede hakikaten. Bir üçgen ama kenarları 2 cm bile yok. Ya bu gözlerle bu atış rekor benim için.
Üsteğmenimiz, 3 mermiyi de karavana atan bir arkadaşa latife yapıyordu, bana Hoşbeş alacaksın diye, koşup kağıdı gösterdim: "Kom'tanım, galiba ben de sizden hoşbeş kazandım". Kağıda bir baktı, arkadaşa dönüp: "Bu arkadaşına bir kutu Hoşbeş alacaksın, sonra oturup birlikte yiyeceksiniz". Bu arada, Hoşbeş, gazinodaki kantinde bulabildiğimiz en lüks atıştırmalık. Üsteğmen "Gel benle!" deyü emir buyurdu. Götürdü diğer Üsteğmenin yanına, birlikte gittik Yarbay'ın yanına. O bahsettiğim Binbaşı da orada. 'Neler oliyir' diye tırsmaya başlamadım değil. Tebrik edeceklermiş meğer :)))
Yarbay dedi ki, "Hemen asteğmen adayımıza bir takdirname yazalım" Bana dönüp bölüğümü sordu, 3. bölük deyince, "Tüh dedi, meslek kurasıymışsın. Seni burada bırakmazlar". "Anaaaa" dedim kendi kendime, "bunlar beni sınaypır yapcaklar ellaam". Ben mermiyi boşa atmadığıma şükrediyorum, ne takdiri.
Hikayenin sonunda ne o takdir belgesini gördüm, ne de o Hoşbeşi yiyebildim. Başka bir gün, ağaç dikimini anlatayım, Sakarya Nehri havzasında.
Kalın sağlıcakla!
Ah Polatlı ahh :)
YanıtlaSil