03 Aralık 2021

Ferdi Özbeğen'i Burcu Soysev Üzerinden Sevdiğim Beyanındadır



Gece gece makale yazmaya çalışıyordum. Ne ara açtım bu parçayı ve neden üst üste dinliyorum?

Anladım sonunda.

Arınma gibi, terapi gibi geldi bu parça. Hatta yüzlerce, binlerce reaksiyondan müteşekkil bir domino serisini başlattı. Zamanın kıskacından kurtulunca zihnim, çeyrek asır öncesine falan gittim. Gelemedim. Gelmek istemedim.

Dinleyiniz efendim, anlamayabilirsiniz fakat hissedeceksiniz.





21 Kasım 2021

Şiir: Yakartop


Sencilim, bencillik haramdır bana,
Savruldum sensizken hep dört bir yana.


Demiştin, beni hep sevsen, daha dün,
Gelmedin bana sözler verdiğin gün.


Yakartop gibisin, tutulmuyorsun.
Boğazımda düğüm, yutulmuyorsun.




18 Kasım 2021

Şiir: Son Bahar


Gönlümde bir kırık sevdanın yükü,

Kopmaz boynumda kementtir ellerim.

Öyle bir iklim ki Temmuz’da donar,

Ocakta yanıyor tüm hünerlerim.


İçimde bahara buruk bir heves,

Tohumlar ağacı saklasın diye.

Zıtlıklar zihnimin yakıtı bugün,

Tek senin zıddın yok, acaba niye?



Şiir: Sitem

 

Mırıldan ismimi duadır dersin,

Sorarsa mahallendeki softalar.

 

Oruç tut istersen iftarda yersin,

Zenginsin önünde derya sofralar.

 

Sığmadım zihnine, çok kalabalık,

Yoruldum, üşüdüm, sensizim sende…

 

Benim gibileri oltada balık,

Bıraktın yarımım, hiç bilmesen de.




13 Haziran 2021

Vekilharçtan Mektuplar'ın Serencâmına Dairdir

Kitap geçen yaz (2020) çıkmıştı. Satışıyla reklamıyla falan hiç ilgilenemedim. Çünkü bir yandan pandemi, bir yandan da beynimin fokurdaması elimi kolumu bağlamıştı. Öyle aklıma gelir, ara ara hatırlatırım sosyal medyada. Nostalji severim ne de olsa.


Bu bir öykü kitabıdır evet. 


Tamamen gerçek ve tamamen yaşanmış hikayelerin üzerine kurgulanmıştır. 


Bir zamanlar, eşimden ve oğlumdan ayrı kaldım. O zamanlar öğretmendim. Ben atandım, eşim atanamadı.


Mektuplaşırdık çünkü telefonlar, MSN Messengerlar yetmiyordu.
O zamanlar Zoom, Instagram, Twitter ve Whatsapp yoktu. Yazma eylemim biraz da böyle başladı. 


Yurtdışına çıktıkça da mektup yazdım. Bazen havaalanlarında. Bazen yollarda, bazen de otel odalarında.


Sonra da o mektupları bu formata çevirmeye başladım. Çünkü bir özelliği olmalıydı. Herkesin gördüğünü benim göstermeme ne gerek var? O zaman gözden kaçanları göstermeliydi. İşte tam da bu yüzden, zihninizi meşgul edecek  mukayyet şeyler ya da şahıs, yer ve zamanlara çağrışım yapacak kelimeler bu kitapta yok. Okuyucu kendi zihninde istediği gibi ete kemiğe büründürebilsin diye.


Mektuplarda isim yok. Ülke yok, mekan yok. Karakterler belirgin ama kim(ler) oldukları sır. Bence öyle de kalmalı. Okuyucu o karakterleri kendi hayatında da görebilir. Karakterlerin üretimine gelince, bazen bir kişi iki farklı karakter oldu, bazen de çok farklı kişiler tek bir karakterde toplandı. O kısımda biraz hamur yoğurur gibi karışım yapmış olabilirim. O yüzden, kimin kim olduğu esrarını koruyacaktır. Bir bakıma, aslında görüneni eğip büktüm ki geriye görünmeyen kalsın.


Yazmayı bitireli de 5 yıl olmuştu ama işte geçen yaz (2020) bastırabildim. Dediğim gibi, hem pandemiye hem benim beyin kanamasına denk geldi. Kitabımı elime almam aylar sonrasıydı. Kadere bak. Bir süre yazdıklarımı okuyamadım bile.


Kitabımın kapağını da aylar sonra görebildim. Oğlum anlattı şöyle olmuş, böyle olmuş diye. Kapaktaki figür, istediğime çok çok yakın olmuş. Ne doğulu, ne batılı, ki çünkü zaten hem doğulu, hem batılı.


Kitabın yazarı olarak kendimi de çekip çıkardım aradan ama mektupların bir yazarı olmalıydı. Vekilharç karakteri tam da aradığım tipti.


Yaşadıklarımı esas alıp, bir kitap kurgulamıştım. Yazımı yıllar süren bir kitap. 


Tek ve bir iddiası var:


"Vekilharçtan Mektuplar'ı okurken her ne hissediyorsanız, işte o gerçek!"

09 Mart 2021

Okulun yurdundan -iyi ki- kaçmadığım beyanındadır

Efendim geçenlerde geçmiş asırdaki yurt maceralarımızdan bir tanesini -nedense aşka gelip- kaleme almaya başladıydık da, fakat sonrasında vatana hizmet anılarına dalıp, oracıkta yarım bıraktıydık.

Sene, malum seneden sonraki sene, yani ben artık Lise 2. sınıftayım, bir önceki sene kaldığım odanın tam karşı tarafındaki odaya transfer olmuşum, odada --Muğla-Konya, Kütahya-Antalya arası bir bölge düşünün-- farklı illerden gelen öğrencileriz.

Okulun ilk dönemiydi, nereden hatırlıyorum çünkü ikinci dönem Isparta Valisi Ertuğrul Dokuzoğlu özel izin verdi de Ispartalılar olarak evlerimizden gidip gelme fırsatı bulduk, zira yurtta kalmak zorunlu idi. Yurdumuz o zamanlar pek bir neşeliydi. Nöbetlerinde "ülkücü" bir öğretmen gelir Necip Fazıl'dan bir şiir okur, "solcu" bir öğretmen gelir, Nazım Hikmet'ten okur, bizler de "vay bee ulan ne şairler tüketmiş bir ülkeyiz haa" derdik. Haftanın 4 günü çorba, 3 günü kahvaltı çıkardı sabahları. Kahvaltı çıkmışsa yemekhanede sıra kalabalık olur, çay dolu çaydanlığı kapanın etrafında kesin bir 4 kişilik grup olurdu. Eğer sabah şehriye çorbası, öğlen yeşil mercimek, akşama da nohut ve bulgur pilavı çıktıysa, -yememekten mütevellid- gecenin ilerleyen saatlerinde mideler isyan ederdi. İşte böylesi isyan vakitlerinde, herkesin dolabında evvelce zulaladığı salça, kuruyemiş, bisküvi, meyve artık Allah ne verdiyse muhtelif erzak ortaya çıkarılır, hep birlikte yenirdi. Mesela böyle gecelerin birinde babası market işleten Milaslı, bir kutu ton balığı konservesi çıkardı o malum markadan. Ömrümüzde ilk kez görüyoruz böyle bir şeyi. Saniyesinde bitirdik tabii. 

Yurdun zemin katı yemekhane, bodum katında da hamam var. Ayrı ayrı duşlar şeklinde değil, bayağı bildiğiniz hamam düzeni. Tasarlayanın aklına fikrine, zihnine, estetik anlayışına hala saygılar sunasımgeldiği bir hamam... Hamamın yarım pencereleri var, askısı çıkarıldığında tam açılıyor. İşte bizim açgezen taifesi, bir gece dediler ki: 


- Biz kaçıyoruz, sen de gel.

- Nereye?

- Çarşıya?

- Niye?

- Çorba içip gelcez.

- Oğlum manyak mısınız bu saatte ne çorbası, bisküvi yiyelim.

- ...


İşte böyle... Belirli günlerde (daha doğrusu gecelerde) Ispartalı olmayan arkadaşlar kaçmayı bir rutin spor haline getirmişlerdi. Bir keresinde çok canım çekti. Ulan dedim kendi kendime, ben de bir denesem ya, macera olur. Burdurlu hazır, Muğlalı, Denizlili, Milaslı derken, hoop Ispartalı da ekipte. Oğlum sen niye kaçıyorsun ki dedim, sen de gel dedi. Bir an gideyazdım (Frodo'nun yüzüğü sanki), sonra vazgeçtim... Neyse arkadaşlar kalabalık ekip, düştüler yola. Önce sessize hamama indiler, oradan pencere açıp arka bahçeye, duvarı atladığın zaman fabrika yolu zaten.
Sorumlu öğrenciyim ya ben birazcık ders çalıştım, biraz yazdım çizdim oyalandım. Derken şiddetli bir yağmur bastırdı. Geri gelecekleri saati az çok tahmin ediyorum ama yağmur hesapta yoktu. Islanmasalar bari diyerek çıktım ranzanın ikinci katına. 

Geldiklerinde, odaya ilk önce Burdurlu girdi. Diğerleri çoğunlukla sessizce geçtiler yerlerine ama Burdurlu, lavaboya gidip, gecenin köründe makineyle saç kuruttu. Geri geldiğinde kafamı hafifçe kaldırıp, "yahu ne yapıyorsun, çok ses çıkard.." derken odanın kapısı hızla açıldığı gibi, ben usulca yorganın altına kaydım, direkt ölü taklidi yapıyorum. Çünkü birdenbire nöbetçi öğretmen R.D. kapıda bitiverdi. Sessizdir, sakindir ama öğrenciler arasına dolaşan efsaneye göre nöbetlerde kafayı çeker, asabileşir. Kafayı çekip çekmemesi sorun değil, o durumda hangi nöbetçi öğretmen olsa, çileden çıkardı, hatta çıkmalıydı da. O an nasıl oldu hatırlamıyorum ama, bir arkadaş daha ortalıkta, o da yakalandı. Yakalanması bir dert, anne-babası öğretmen, o başka bir dert.


R.D: Ne yapıyosun bu saatte?

Burdurlu: Hocam, kusura bakmayın, gençlik hali, duş almıştım da saçımı kurutuyordum. (Bahaneye bahele. Hatta, hele hele)

R.D: Bir daha botlarınla duş alma! Sabah kahvaltısında odama geleceksiniz! Daha fazla ses çıkarmadan yatın hemen!


Ulan akıllı, odaya girdiğinde ıslak nubuk botlarını odanın ortasında bırakmış. Zaten hamam katından bizim kata ve bizim odaya kadar ıslak ayak izleri varmış. Nöbetçi öğretmen suç üstü yapmasındı da ne yapsındı, netekim?

Sabah ne zaman oldu, kahvaltıya nasıl indik, hiç birini hatırlamıyorum. Hatırladığım şey, o sabah çorba değil, kahvaltı servisi olduğu. Nöbetçi öğretmen odasının kapısında bekleşen bir kaç arkadaşımızın olduğu, dışarı çıkanın kıpkırmızı yanaklarını oğuşturduğu, öğretmen çocuğu diye tarif ettiğim ilk okuldan beri tanıdığım arkadaşımın -belki de hayatında- ilk kez okkalı bir küfür serdettiği.


Kalın sağlıcakla efendim.



Dipnot: İyi ki o gece kaçmamışım, hala şükrederim.
Dipnota dipnot: Bir kere bile olsa yurttan kaçmış olmayı tecrübe etmek isterdim, yapmadığıma hâlâ pişman olurum.
Dip kere dipnot: Yahu ben o yurdun yemekhanesine sene sonu bir gece baskın düzenlemiş adamım, neyin pişmanlığı? Dur bu şimdi aklıma geldi, bir ara yazayım :))

19 Şubat 2021

Atış taliminde nasıl Hoşbeş kazandığımın beyanındadır

Efendim malumunuz, bitmeyen askerlik anılarımızı anlatmaya başlamış idik, ve fakat bedenimizin gücü, kuvveti ruhumuza nispetle artık epey geri kaldığından niyetlerimizi amele dökmede hakkıyla muvaffak olamamaklığa düçarız.

Vardık girdik asker ocağına sağa dön, sola dön derken, bir de baktık ki bazı günler bizi bir konferans salonuna topluyorlar, üst-subaylar çeşitli konularda dersler veriyorlar. Dediler ki sınav olacaksınız. "Hayhay, efendim, sınav bizim işimiz!" diyemedik tabi, ne mümkün. 

Sınav günü geldi çattı. Yemekhaneye toplanmışız herkes belirtilen yerlere oturmuş, sorular, cevap anahtarı vs, hepsi hazır. Sınav başlayınca, hava da biraz ısındı sanki, parkaları çıkaranlar oldu. Ben de fermuarı açtım, omuzlarımdan indirip, belime topladım. Birdenbire nereden nüzul eylediğini bilemediğimiz bir binbaşı, parkaları çıkarmak için emir almadığımızı, sonra üşütüp hasta olacağımızı bağıra bağıra ilan ederek yemekhanenin sağ tarafından sol tarafına doğru gelmeye başladı. Ben usulca parkayı çektim tabii, erkeksen çekme. Tam bizim tarafa geldi ve şöyle seslendi hepimize: "Sanki sizi burada zorla tutuyoruz. Beğenmeyen çeker gider, sonra da sonucuna katlanır!" Şurda iki ay sonra 10 yıl bitecek hâlâ unutabilmiş değilim bu cümleyi. Enteresan bir andı gerçekten.

Şuydu buydu derken, muhtelif topları da öğreniyoruz, milyemdi, dereceydi, mesafeydi, eğimdi falan işin teknik kısmı. Yani topa füzeye elimiz değmeyecek bari neyin ne olduğunu bilelim kabilinden. Haaa bir de topçu marşı var: 'Gürler, zaferin teranesiyle..' diye başlar, onu da ezberledik.

Gün geldi dediler ki sizi yarın atış talimine götüreceğiz. Aman Allah'ım, sabah olmuyor bir türlü heyecandan. Ertesi sabah buz gibi soğuk bir havaya uyandık. Burada bir parantez açıp şunu söylemem gerekir. Ankara'ya yaz, kış ne zaman gittiysem hep üşüdüm. Aklıma geldikçe buz kesiyorum. Aylardan Nisan, ama sanki Aralık gibi. İçimizde yün içlikler, üstümüzde parkalar, şapkaların kulaklıklarını açtık emirle. Yürüye yürüye poligona gittik. Yamaçta mevzi aldık bekliyoruz. Bekliyoruz ama rüzgar sağdan geliyor, soldan geliyor, alttan geliyor. Yamaçta her açıdan rüzgar alıyoruz. Bir ara yere çöktük birbirimize sokulup, nöbetçi asteğmen geldi höyt, möyt, kalkın rahat hazır ol, yerinde saaaay, marş! Olmuyor bir türlü ısınamıyoruz. 

Poligona gelmeden silahları kurcalamışlığımız var. Önce teorik anlattı üsteğmenimiz, sonra silahı elimize aldık. Söktük, taktık falan. Enteresan bir şey, silaha en uzak duran tipler bile, o silahları ellerine aldıklarında rambo gibi hissettiklerini söylediler. Benim derdim de şey: "Ulan şişe dibi miyopuz hem de astiğmatlı. Allah vere de karavana atmasak bari, devletin mermisine yazık. Allah'ım utandırma, Amin!"

Psikolojiye bak psikolojiye :))

Neyse efendim, bölüğümüzü yamacın altına çektiler de etimiz kemiğimiz ısındı. Atış mevzilerine 7şer kişi iniyoruz, silahlar acayip ses çıkarıyor. Atışını bitiren silahı bırakıp, bacağını kaldırıyor. yerde yatarak ateş ediyoruz falan filan. Talimlerde anlatılan bir yüzük hadisesi var. Hani meşhurdur, gez, göz, arpacık diye geçer filmlerde. İşte nişangâhtan bakınca bir yüzük görmeli idik. Ben onu gördüm sanıyordum, meğer hiç görememişim.

3 numaralı atış mevzisi benim. Girdim, uzandım, silahı aldım, anlatıldığı gibi tuttum. O da nesi? Yüzük... Resmen halkayı gördüm. Usul usul çektim tetiği, zip, zip, zip. Dışarıdan pat pat pat diye gelen silah sesi, aşağıda zip zip zip diye duyuluyor. Topu topu 3 mermimiz var zaten. İkisini bilmem de bir tanesi saptı sanki diye düşündüm.

Herkes atışını tamamladı, mevziden çıkıp hedef kağıtlarını almaya koştuk. Bir de ne göreyim? 3 mermiden ikisinin deliği birbirine girmiş. 8 rakamı gibi. Üçüncü mermi az ötede hakikaten. Bir üçgen ama kenarları 2 cm bile yok. Ya bu gözlerle bu atış rekor benim için.

Üsteğmenimiz, 3 mermiyi de karavana atan bir arkadaşa latife yapıyordu, bana Hoşbeş alacaksın diye, koşup kağıdı gösterdim: "Kom'tanım, galiba ben de sizden hoşbeş kazandım". Kağıda bir baktı, arkadaşa dönüp: "Bu arkadaşına bir kutu Hoşbeş alacaksın, sonra oturup birlikte yiyeceksiniz". Bu arada, Hoşbeş, gazinodaki kantinde bulabildiğimiz en lüks atıştırmalık. Üsteğmen "Gel benle!" deyü emir buyurdu. Götürdü diğer Üsteğmenin yanına, birlikte gittik Yarbay'ın yanına. O bahsettiğim Binbaşı da orada. 'Neler oliyir' diye tırsmaya başlamadım değil. Tebrik edeceklermiş meğer :)))

Yarbay dedi ki, "Hemen asteğmen adayımıza bir takdirname yazalım" Bana dönüp bölüğümü sordu, 3. bölük deyince, "Tüh dedi, meslek kurasıymışsın. Seni burada bırakmazlar". "Anaaaa" dedim kendi kendime, "bunlar beni sınaypır yapcaklar ellaam". Ben mermiyi boşa atmadığıma şükrediyorum, ne takdiri.

Hikayenin sonunda ne o takdir belgesini gördüm, ne de o Hoşbeşi yiyebildim. Başka bir gün, ağaç dikimini anlatayım, Sakarya Nehri havzasında.

Kalın sağlıcakla!

17 Şubat 2021

Askerde niyçün yedeğinden subay olduğum beyanındadır

Vaktiyle subayları uzaktan uzaktan beğeniyorum, fakat bir yandan da hep yeşil hep yeşil nereye kadar diyorum. Lisans, mastır, doktora derken, yaş geldi son sınıra dayandı, evliyiz, çocukluyuz.  Doktora savunuldu, Dr. olduk, dedik sıra geldi vatana hizmet etmeye.
Bir gün yolumu düşürdüm askerlik şubesine. Dediler bugün git, Mart'ta gel. Mart geldi çattı hemen tabi. Girdik sıramızı aldık, bir sürü formlar, evraklar yalnız, beni normal gişelere değil arka taraftaki iki masaya yönlendirdilerdi, bi kıllanmadım değil idi o vakit.
Memurlar dediler ki kısa dönem istemişsiniz, büyük ihtimalle çıkar, zaten 5 ay sürüyor falan...
Akrabaları gördük dolaştık, eve geldik birlik ve il belli olsun diye bekliyoruz. İnternetten açıklanacak, malum devir teknoloji devri.
Bir gece ortalıktan el ayak çekilmişken sonuçlar açıklandı. Kuvveti Hava Kuvvetleri, Sınıfı Topçu. "La bu ne iş?" dedim kendi kendime. Hava Kuvvetlerinde topçunun ne işi var? Birlik "Topçu ve Füze Okul Komutanlığı", Polatlı, Ankara. YEDEK SUBAY... Önce mavileri giycem diye gelen bir sevinç, fekat kim o yedek subay yazısını görmek alt üst ettiydi  her şeyi... Eşimi ve yavrumu düşündüm. Acaba nasıl altından kalkacağız diye... Sonradan anladım ki, aslında altında ezilmişim...

Her neyse, amcalarımdan en küçüğü -apayrı severim onu küçükken benle en çok o oynardı- ziyarete geldi, başladı Jandarmayken gezdiği köyleri yaptığı operasyonları anlatmaya. Sordu tabi nasıl oluyor hava kuvvetlerinde topçu? Dedim ki "Amca, topu uçağa yüklüyoruz, yukarıdan aşağıya bam bam bam!". Velhasıl, saçma geldi anacım böyle askerlik nasıl olacak bir bilen bulamadık. Hemen asrın alimi guugıla sorduk. Meğer meslek kurasıymışız. O nedir peki? Yani ordu bizi mesleğimiz için seçmiş. "Ah ulan o sonuç ekranında Biyoloji Öğretmeni yazıyordu, demek ki bundanmış. Yani Biyoloji anlatmaya devam!" diye bi sevindim tabi...

Her neyse atladık gittik Polatlı'ya, teslim olduk, giydik yeşil kamuflajı, çektik botları zıpkın gibi Türk askeriyiz, yürüyüşümüze bile bir nizam geldi. İlk bir kaç gün şoktayız tabi. Vücut da şokta. Yediğimiz içtiğimiz hesaplı, yaktığımız hesaplı, uykumuz düzenli. Oh, mis. Tuttuğumuz tek nöbet, koridordaki masa başında beklemek o da bir kere denk deldi 2 saat miydi 1 saat miydi unuttum bile. ha bir de benmari nöbeti var. Türkçesi, "kepçe senin elinde, yemeği ölçülü dağıt" demek. İki kuralı var: 

1) Yemek almayan personel kalmayacak

2) Herkes yemek aldığında kazanda yemek artmayacak...

O kadar zor ki... Adam sivilde Ağır Ceza Hakimi, öğle yemeğinde yumurtalı ıspanak çıkmış, "ben bunu yemem" dedi çekti gitti. Sanki ben pişirdim ıspanağı. MSB ne yeneceğinin hem kalori hem de kuruş hesabını yapmış, listeyi göndermiş birliğe. Teğmen gelip bana hesap soruyor sen bu ıspanağı niçin vermedin? "Sorsam, avugatsındır şimdi!" Valla aynen böyle söyledi, Çankırılıymış, taze teğmen olunca aççık havalıydı.

İkinci gün artık içtima, selam, dönüşler vs çalışılacak, Asteğmen geldi (sivilde voleybolcu), üsteğmen geldi, bir üsteğmen daha derken sağ-sol, ileri-geri, selam dur. Bitti işte askeriz. Bizim bölük 3. bölüktü. 232 kişiydik. Hemen yanımızda 1. ve 2. bölükler içtima yaparlardı, hızlıca, çakı gibi, rap rap rap. Bir de baktık, elde silah koşuyor bunlar. Dedik ki: "Komutanım biz niye koşmuyoz?" Bak hele bak, askeriz ya bizi niye ipemiyonuz havası vercez. Üsteğmen dedi ki: "Bak programda spor da yazıyor, isteyen gitsin spor salonunda sporunu yapsın. Koşmayacaksınız. Silah milah da yok size!" Bir üzüldük, bir üzüldük...

Sorduk, "Komtanım, bizim bölükle diğer iki bölüğün farkı nedir?" Üsteğmenimiz dedi ki: "Onlar Topçu Asteğmen adayları, kıtalara çıkacaklar. Siz ise meslek kurasısınız. Ordunun sizin mesleğinize acil ihtiyacı var. O yüzden, sizin eğitiminiz gayet  kolay olacak."

Kura kısmını ve atış talimini sonra anlatayım, uykum geldi.

Kalın sağlıcakla!

15 Şubat 2021

Bir akşam yurtta mikrofonu nasıl ele geçirdiğimizin beyanındadır


Isparta Süleyman Demirel Fen Lisesi'nde, birinci sınıftaydık. Yurtta yatılı öğrenciydim, o zamanlar il içi evci çıkmak yoktu. (Bir sonraki sene Vali Dokuzoğlu izin verdi de evden gelip gitmeye başladık) Kendi memleketimde gurbette gibiydim yani. Türlü sıkıntılar getirmiyor değildi bu durum.

Bir akşam yemekhanede yemeği yedikten sonra, arkadaşlarla bir muzırlık yapmaya karar verdik, aniden. Nöbetçi öğretmenin kullandığı danışma odasında bir mikrofon vardı, onunla tüm binaya anons yapılabiliyordu. O akşam nöbetçi öğretmen kimdi hatırlamıyorum ama nereden estiyse işte, indik aşağıya birkaç arkadaşımla. Açtık mikrofonu, arkadaş anons etti parçayı.

Ben de söylemeye başladım:



Dikkat ederseniz uzun da parçadır. Bu tür yaramazlıklar için aslında epey ağır ve uzun bir parça.

Ne mi oldu, yurt başkanı, okul başkanı, nöbetçi öğrenci vs. hepsi bittiler odanın önünde tabi. Ama sağ olsunlar, içeriye de girmediler, engel de olmadılar. Çok beğenmişler, kim söylüyor diye merak etmişler onun için gelmişler. Sesim, okuyuşum güzelmiş vs. E olur tabi o zamanlar kasetten bin kere dinlemiştim parçayı. Kaset dedim de yine içim burkuldu. Artık yok. Böylece, kasetler tarih oldu anılarımızla birlikte. Sonunda parçayı bitirdim ama gözümden iki damla da yaş geldi. Yurt binasında bir tezahürat, bir alkış, kıyamet gibi. Nöbetçi öğretmen de dinlemiş çok hoşuna gitmiş, müdahale etmek istememiş, yoksa yediğimiz halt, disiplin suçu o zamanlar.

O zamanlar dedim de, şimdi olsam yine aynısını yapardım.

Sağlığım için kasıtlı olarak uzak duruyorum gündemden. Ama bir süre önce, eşim dedi ki: "Hüner Çoşkuner vefat etmiş, sen severdin". Severdim tabi ya. Ardından gönderdim dualarımı, fatihalarımı. Sonra yine açıp bu parçayı dinledim defalarca, çeyrek asır öncesindeki gibi...

Şaka maka çeyrek asırdan da fazla oldu. Anladım ki ömrümün şu son birkaç yılı çok yormuş, maalesef.

Hani hep soruyorlar ya pandemide ne yaptınız neyinizi geliştirdiniz?

Ben yalnızca, hayatta kalabildim.

Arz ederim.

Not: O akşam yemeğini hatırlayan ISDFL'li arkadaşlarıma da selamlarımı, hürmetlerimi gönderiyorum. ✋







...