Efendim geçenlerde geçmiş asırdaki yurt maceralarımızdan bir tanesini -nedense aşka gelip- kaleme almaya başladıydık da, fakat sonrasında vatana hizmet anılarına dalıp, oracıkta yarım bıraktıydık.
Sene, malum seneden sonraki sene, yani ben artık Lise 2. sınıftayım, bir önceki sene kaldığım odanın tam karşı tarafındaki odaya transfer olmuşum, odada --Muğla-Konya, Kütahya-Antalya arası bir bölge düşünün-- farklı illerden gelen öğrencileriz.
Okulun ilk dönemiydi, nereden hatırlıyorum çünkü ikinci dönem Isparta Valisi Ertuğrul Dokuzoğlu özel izin verdi de Ispartalılar olarak evlerimizden gidip gelme fırsatı bulduk, zira yurtta kalmak zorunlu idi. Yurdumuz o zamanlar pek bir neşeliydi. Nöbetlerinde "ülkücü" bir öğretmen gelir Necip Fazıl'dan bir şiir okur, "solcu" bir öğretmen gelir, Nazım Hikmet'ten okur, bizler de "vay bee ulan ne şairler tüketmiş bir ülkeyiz haa" derdik. Haftanın 4 günü çorba, 3 günü kahvaltı çıkardı sabahları. Kahvaltı çıkmışsa yemekhanede sıra kalabalık olur, çay dolu çaydanlığı kapanın etrafında kesin bir 4 kişilik grup olurdu. Eğer sabah şehriye çorbası, öğlen yeşil mercimek, akşama da nohut ve bulgur pilavı çıktıysa, -yememekten mütevellid- gecenin ilerleyen saatlerinde mideler isyan ederdi. İşte böylesi isyan vakitlerinde, herkesin dolabında evvelce zulaladığı salça, kuruyemiş, bisküvi, meyve artık Allah ne verdiyse muhtelif erzak ortaya çıkarılır, hep birlikte yenirdi. Mesela böyle gecelerin birinde babası market işleten Milaslı, bir kutu ton balığı konservesi çıkardı o malum markadan. Ömrümüzde ilk kez görüyoruz böyle bir şeyi. Saniyesinde bitirdik tabii.
Yurdun zemin katı yemekhane, bodum katında da hamam var. Ayrı ayrı duşlar şeklinde değil, bayağı bildiğiniz hamam düzeni. Tasarlayanın aklına fikrine, zihnine, estetik anlayışına hala saygılar sunasımgeldiği bir hamam... Hamamın yarım pencereleri var, askısı çıkarıldığında tam açılıyor. İşte bizim açgezen taifesi, bir gece dediler ki:
- Biz kaçıyoruz, sen de gel.
- Nereye?
- Çarşıya?
- Niye?
- Çorba içip gelcez.
- Oğlum manyak mısınız bu saatte ne çorbası, bisküvi yiyelim.
- ...
Geldiklerinde, odaya ilk önce Burdurlu girdi. Diğerleri çoğunlukla sessizce geçtiler yerlerine ama Burdurlu, lavaboya gidip, gecenin köründe makineyle saç kuruttu. Geri geldiğinde kafamı hafifçe kaldırıp, "yahu ne yapıyorsun, çok ses çıkard.." derken odanın kapısı hızla açıldığı gibi, ben usulca yorganın altına kaydım, direkt ölü taklidi yapıyorum. Çünkü birdenbire nöbetçi öğretmen R.D. kapıda bitiverdi. Sessizdir, sakindir ama öğrenciler arasına dolaşan efsaneye göre nöbetlerde kafayı çeker, asabileşir. Kafayı çekip çekmemesi sorun değil, o durumda hangi nöbetçi öğretmen olsa, çileden çıkardı, hatta çıkmalıydı da. O an nasıl oldu hatırlamıyorum ama, bir arkadaş daha ortalıkta, o da yakalandı. Yakalanması bir dert, anne-babası öğretmen, o başka bir dert.
R.D: Ne yapıyosun bu saatte?
Burdurlu: Hocam, kusura bakmayın, gençlik hali, duş almıştım da saçımı kurutuyordum. (Bahaneye bahele. Hatta, hele hele)
R.D: Bir daha botlarınla duş alma! Sabah kahvaltısında odama geleceksiniz! Daha fazla ses çıkarmadan yatın hemen!
Ulan akıllı, odaya girdiğinde ıslak nubuk botlarını odanın ortasında bırakmış. Zaten hamam katından bizim kata ve bizim odaya kadar ıslak ayak izleri varmış. Nöbetçi öğretmen suç üstü yapmasındı da ne yapsındı, netekim?
Sabah ne zaman oldu, kahvaltıya nasıl indik, hiç birini hatırlamıyorum. Hatırladığım şey, o sabah çorba değil, kahvaltı servisi olduğu. Nöbetçi öğretmen odasının kapısında bekleşen bir kaç arkadaşımızın olduğu, dışarı çıkanın kıpkırmızı yanaklarını oğuşturduğu, öğretmen çocuğu diye tarif ettiğim ilk okuldan beri tanıdığım arkadaşımın -belki de hayatında- ilk kez okkalı bir küfür serdettiği.
Kalın sağlıcakla efendim.
Kalemine sağlık Mustafa anim ne de güzel anlatıyorsun 😊
YanıtlaSil*abim :)
Sil